Gercek Ilim
Alevi Birlikleri Yayin Organi

AnaiayfaForumYazarlarSiirlerDeyislerArsivTanitimIletisimLinkler
 

Biz Kimiz?
Ilk Kurucular
Alevilik Nedir?
Aleviligin Kurumlari
Guzel Sozler
Hz. Ali'den Ozdeyisler
Kirklar Meclisi

Alevilikte
 

On Iki Imam
Dort Kapi Kirk Makam
On Iki Hizmet
Dedelik Makami
Post Dedesinin Vasiflari
Cem
Musahiplik
Muzik
Dar
Duskunluk
Semah
Dualar
Edebiyat
Kerbela Vakasi
Kerbela ve Takvim
Kerbela Mahser Gunu
Yedi Ulular
Kutsal Gunler
Kurban
Hizir Kulturu
Oruc - Namaz
Cenaze
Nikah
Kadin
Genclik

Hukuk Kosesi
  Aile Birlesimi
Emeklilik
Onemli Linkler
  Alevi Yol
Dr. Ismail Engin
Cem Vakfi
Cem Radyo
Alevi Bektasi Federasyonu
HDF Almanya
Pirsultan.net
Yazarlarimiz
 

Muhiin Cevahir
Zulfikar Yalcinkaya
Ali Sefa
Musa Dikman
Hatice Eldeniz
Haydar Oztoprak
Ali Yakar

Konuk Yazarlar
  Ali Serdar Polat
Murtaza Demir
Ahmet Altan
Ismail Onarli
Mustafa Tosun

Metin Gulbol
Seyyit Miktat Guler
 

NAMUS CİNAYETLERİ VE EĞİTİM SORUNU

Cinsel Sağlık Eğitimi dersi üniversitelerimizde okutulmalı mı?

Son günlerde cinselliğe dair özellikle de kadınlara yönelik artan cinayetlerin çoğunluğu aile ve aşiret meclislerinin onayı ile gerçekleştirilmektedir. Uzun zamandır ülkemizin en önemli sorunu olan demokratikleşme ve eğitim sorununun bir yerde kadın sorunu olduğunu savunurum. İlk ve son öğretmen olan kadının hep geleneksel rollerde (anne ve hane çatısının içinde) düşünülmekten öteye geçilmesi ve toplumsal süreçlere dahil edilmesinin, en başta da eğitiminin büyük bir açılım olacağına inanmaktayım. Kadını eğitilmemiş bir toplumun gelişemeyeceğini ve kadının toplum nezdinde mutlaka eşit değer görmesi gerektiğine inanıyorum.

Bu bağlamda, 8 Mart kadınlar günü vesilesiyle kültürel devrimlerin kafa yapımızı ve bunun en önemli göstergelerinden biri olan kadının kafamızdaki resmi değişmeden tamamlanamayacağına inanıyorum. Bu da ancak eğitimin tarih bilinci içinde kadının üstlendiği üretkenlik rolünün farkına varması bilincinin kazandırılması ile olur. Bu da toplumun bütünsellik bakışı içerisinde başta Cinsel Sağlık Eğitimi, Felsefe, Tarih, Kültür ve İnsan Bilimleri derslerinin verilmesi ile sağlanabilir.

Cinsel ve cinsiyet eğitimi bunun bir başlangıç aşamasıdır.

Uzun yıllardır ülkemiz insanının temel sorunlarından birisinin cinsel tatminsizlik olduğuna inanırım. Benim gibi kırsal kesimden gelen bir çok arkadaşımın üniversitelilik yıllarındaki kız-erkek ilişkilerinin ne denli yetersiz ve kısır olduğunu şimdi daha iyi algılıyorum. Çoğumuzda kültürel değerler, bilinçsizlik, maddi olanaksızlıklar vb. gibi nedenlerle sağlıklı bir arkadaşlık ilişkisinin olmadığını gördüm. Yurtdışında da genelde Ortadoğulu öğrenciler olmak üzere az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin öğrencilerinde benzer çekingenliği gördüm. Öğretim üyeliğim süresince öğrencilerde gördüğüm bu çekingenliğin kişinin özgüven oluşumu ve kendisini rahatlıkla ifade etme sürecini engellediğini yine rahatlıkla söyleyebilirim. Gerek kadın gerek erkek olarak bedenimizin sınırları beynimizin sınırları olarak hep bir duvar gibi karşımızda durmaktadır. Bu tatminsizlik hem yanlış sınırlamalara hem de yanlış ilişkilere dönüşebilmektedir.

Araştırma anketlerine göre üniversite öğrencilerinin büyük çoğunluğu cinsellik konusunda kara cahil. İstanbul Büyükşehir belediyesi İstanbul Vakfı Gençlik koordinatörlüğü tarafından lise öğrencileri arasında yapılan araştırmada gençlerin yüzde 52’si gelecek ve güven kaygısı taşımaktadır (Cumhuriyet 22 Aralık 2001). Araştırma, Lise gençliğinin umut fakiri, bilgi düzeyinin düşük ve kaygılı olduğunu gösteriyor. Gençlerin büyük çoğunluğu cinsellik konusunda bilgisiz, kuşak çatışması ve diğer günlük sorunlar arasında bocalamaktadır. Benzer bir araştırma Bilim ve Ütopya dergisi tarafından üniversite öğrencileri arasında yapılmış ve gençlerin cinsellik konusunda ve genel kültürde yetersiz olduğu rapor edilmiştir. Erzurum Atatürk Üniversitesinde yapılan bir sosyal araştırmaya göre üniversitede okuyan her 5 öğrenciden birinde sosyal fobiye rastlandığı belirlenmiştir. Gençlerin en ciddi sorunu olarak karşı cins ile iletişim kuramaması gelmektedir. Bu tür kişiler ileriye yönelik olarak kendini ispatlayan üreten ve katkıda bulunan birey yerine, geleneksel dünyaların sınırlarında bir dolaşımı sergilemektedirler. Örneğin Harran Üniversitesinde bir kız öğrenci vücudunda çıkan bir yarayı utandığı için doktora gitmediğinden mikrobik enfeksiyon kapması sonucu yaşamını yitirmiştir.

Bu ne şiddet bu ne celal!

Basit bir iki cins arasındaki ilişki kimi zaman şiddete dönüşmektedir. Erkeğin kadın üzerine iddia ettiği egemenlik onun yaşam hakkına kadar sızmaktadır. 7 Ekim 2003 tarihli ATV haber bülteninde aşkına cevap vermeyen bir gencin eski kız arkadaşını bir inşaata götürerek orada öldürdüğü ve ardından intihar ettiği belirtiliyor. 28 Kasım 2002 tarihli gazetelere göre Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesinde bir öğrenci aşkına cevap vermedi diye bir başka kız öğrenciyi tabanca ile öldürdükten sonra intihar etmiştir.

Bu ve benzeri haberleri sık sık duyarız, ancak bir de kendine yönelen boyutu söz konusu. Şu tür haberler her gün akşam haberlerine yansıyor. Kişi köprüden atlamak üzere, nedeni sorulduğunda istediği kız kendisini ret etmektedir. Binadan atlayan, intihar eden, çevreye rast gele ateş açanlar sık sık basına manşet olurlar. Üniversite öğrencisinin aşkına cevap vermemesi sonucu işlediği cinayet ve intihar etme olayının altında yine cinsellik ve eğitimin yetersizliği yatmaktadır. Genelde de kadından çok erkeklerde karşı cinse karşı bir sahiplenme duygusu hakim olmaktadır. Bu uğurda ölmeyi ve öldürmeyi göze almaktadır. Sosyal psikologların buna bir açıklamaları olsa gerek.

Sorun nerede?

Soru şu, üzerinde titrediğimiz eğitimimiz çocuklarımıza cinsellik konusunda hiçbir şey vermedi mi? Hani üniversite eğitimi bağımsız düşünen kişilikli eğitim verecekti? Nasıl oluyor da üniversite eğitimi alan bir kız çocuğu cinselliği ile hastalığı birbirine karıştırıyor. Nasıl oluyor da bir üniversite öğrencisi tek yönlü düşünüyor ve istediği kızın aşkına pozitif cevap vermesini istiyor. Bu şekildeki egemen düşüncenin, ben merkezli düşünmenin sorumlusu kim? Biraz geriye gidersek 20 yaşındaki çocuklar 12 Eylül döneminde doğdular ve eğitimin neredeyse e’sinin bile askıya alındığı dönemde yetiştiler. Bu çocuklara ne öğretildi hiç soran var mı?. Tartışmak yasak, kitap okumak yasak (O dönemde hatırlanırsa her gece boy boy sıradan kitaplar dahi suçlu gösterildi. Birinde bir evde bulunan kitaplar televizyonda gösterilirken araya ders kitaplarının da sıkıştırıldığı ibretle izlenmişti), öğrencilerin her tür sosyal faaliyetleri yasaklanmıştı. El ele tutuşmak bile yasaklar hanesine yazılmıştı. Bir tek şeye müsaade vardı yalnızca alt yapısı olmayan ortamlarda top oynamaya. Hani tarih bilinci, bilim, felsefe, doğa ve insan sevgisi, yaşam sevinci ile geliştirilmiş insan kaynağı. Çağdaş eğitim süresince kişi değişik kitap, gazete, dergi, panel ve sosyal faaliyetlerde gelişir ve kendi bireysel yetenek ve gayretleri ile bir diğerinden farklılaşır. Ancak bu olanaklar sağlanamadığı zaman ise kişi kendi sınırlı dünyasını gerçeğin yerine geçirir. Üniversiteye ayak basan ve yaşamının en dinamik ve öğrenmenin en üst düzeyde olduğu 20’li yaş düzeyindeki genç üniversitede belirli bir alternatif bakış açısı kazanabiliyor mu? Bu ve benzerleri ciddi cevaplanması gereken sorulardır. Kanımca üniversiteye gelen her genç mutlaka bir alternatif bakış açısı kazanmalıdır. Bu, öğretim üyesi tarafından işlenen derste kazanılır; bir de üniversite ortamının sağladığı çeşitlilikten sağlanabilir. Bugünkü eğitim ortamı üniversite dahil yaratıcı, kendini ispatlayıcı, girişimci ve alternatif bakış açısı kazandırmaktan uzak görülmektedir.

Kendisine hak, başkasına yasak!

Kişilik gelişiminin yetersizliği yanında demokrasi bilincinin de gelişmediği üniversite öğrencisi kendi özgürlüğüne çok düşkün fakat bir başkasının özgürlüğünü tanımamaktadır. Kendisi için sınır tanımıyor fakat başkasına sınır koyuyor. Kendisi her istediğini alacak ama başkası da onun her istediğini kabul edecek. Peki bu genç kendisini ne kadar tanıyor, aynı durumda bir başka kız gelse ve kendisine aşk ilan etse acaba kabul edecek mi? İstemediği biri ile birlikte olmanın ne denli zor olduğunu bilmemektedir. Eğer biraz eğitilseydi, doğayı gözlemiş olsaydı, cinselliğin ne olduğunu öğrenirdi. Doğada iyice izlendiği zaman canlıların her önüne gelen ile birleşmedikleri ve bir seçiciliği olduğu görülecektir. Yine belirtelim doğada erkek hayvanlar haremleri için birbirleri ile savaşmakta, bazen birbirlerini yaralayabilmektedirler. Fakat savaşı kaybeden ortamı terk etmektedir. İnsanda ise bunun anlamı her insan vücudunu kime kullandıracağına kendisinin karar vereceğidir. Hani derler ya insanın diğer hayvanlardan farkı kültür birikimi ve onun anımsamasıdır. Ne yazık ki bu cinayette insanın cinsel tercihine saygısı olmadığı gibi kültürel birikiminin de sığ olduğu anlaşılmaktadır. Tabii burada suçlu bu gençler mi yoksa geleneksel yapımız ve içinde yaşanılan ortam mı, bunlar ayrı bir konudur.

Bugün ülkemizin bazı bölgeleri dahil (bugünlerde TV dizilerinde hep ağaya para ile kız alındığı sıkça işlenmektedir) özellikle kızlar para karşılığı istenmekte ve çok evlilik dahil doğal ve geleneklerin bir parçası olarak görülmektedir. Fakat kızlar tarafından bırakınız cinsel ilişkiyi bir erkeğe bakmak bile bazen yaşamlarına mal olmaktadır. İnsanlığın cinsellik ile ilgili tarih bilinci tarım tarihi kadar eskidir. İlk evlilik, nişanlılık ve fahişelik bir günde oluşmadı. Toplumların oluşması ile birlikte şekillenen evlilik kurumu ve onun gelişmesi dini kaynaklar tarafından desteklenmiş, egemenlik ilişkileri ile birlikte gelişmiştir.

Dövüşelim mi?

Yakın geçmişte televizyon kanalları ve gazete manşetlerinde 4 yaşlarında iki kız çocuğu bir birlerini kıyasıya dövüyor, aileler vur vur diye yerinde duramıyor. Ringde yüzlerde sözüm ona yetişkin iki kız çocuğunu dövüştürerek ondan zevk alıyor, efkar dağıtıyor. Çocuklarını küçük bir gelir ve madalya için dövüşmesine seyirci kalan ebeveyinler ve yetkililer acaba nasıl bir ruh hali içerisindedirler? Eğer bir toplum çocukları dövüştürmekten zevk alıyorsa, bu tür aktiviteleri destekliyorsa ciddi ciddi düşünmek gerekir.

Yine son günlerde gençliğin intihara eğilimli olduğu ve peş peşe gelen varlıklı ailelerin çocuklarının gittiği liselerde görülmeye başlanması bir panik havasının oluşmasına yol açtı. Ancak yine doğru soru sorulmadığı için doğru cevap alınamadı. Basındaki izlenim polisin kasetler peşinde koştuğu, uzun saçlı kişilerin gittiği barları gözetlemeğe başladığı şeklinde. Peki gençliğin psikolojisi üzerinde ailenin otoriter eğilimi, eğitim sistemimizin çıkmaz sorunları ve toplumsal kültürümüz ve sokağın etkisi yeterince dikkate alındı mı?. Tatmin edilmeyen cinsel duyguların önemi dikkate alındı mı?

Genç kimdir?

Şimdi acaba başta Milli Eğitim Bakanı ve geçmişteki Milli Eğitim Bakanları bu ülkenin yönetiminde bulunmuş diğer kişiler söz konusu öğrencilerin hocaları ve aileleri ne düşünüyorlar? Kendilerini sorumlu hissediyorlar mı? Toplum olarak acaba hepimiz aşağıdaki soruları kendimize sorabiliyor muyuz?

Sorunun birincisi acaba genç kimdir? Ne istiyor? Dönemin talepleri ile ailenin ve sistemin talepleri ne ölçüde örtüşüyor.

Sorunun ikincisi çocuğumuzu tanıyor muyuz? Çocuğun beklentileri ne ölçüde karşılanıyor?

Sorunun üçüncüsü öğrencimiz ile iletişim kurabiliyor muyuz?

Sorunun dördüncüsü öğrencimize sorumluluk yükleyebiliyor muyuz? Öğrencinin sorununu kendisi çözmesi konusunda ne denli yardımcı olabiliyoruz?

Sorunun beşincisi öğrencinin kendini ifade etme isteğini ne kadar anlayışla karşılıyoruz? Öğrencinin kendini yenilenmesine ne denli katkıda bulunuyoruz ve öğrencide meydana gelen değişmeleri ne oranda gözleyebiliyoruz?

Gençlerin cinsel gelişim döneminde kendilerini ve karşı cinsi tanıması konusunda ne kadar olanak tanıyoruz?

Genç, basit psikolojik tanımlamada özellikle 18 yaş döneminde ben varım, farklıyım ve kendi kararımı kendim vermek istiyorum diye düşünüyor. Bu ifade lise son yılları ve üniversite dönemlerinde kendini ispatlama şansı tanıyor. Ancak ne yazık ki toplum bu dönemde daha çok korumacılık mantığı içerisinde otoriter olarak genci baskı altında tutularak kendi istediği yönde değil, ailenin veya otoritenin istediği yönde yönlendirmektedir. Bu bağlamda ülkemizde üniversite mezunu dahil bir çok kişi ailelerin isteği doğrultusunda görücü usulü ile evlendirilmektedir. Gencin isteği ile otoritenin isteği çakışmadığı zaman çatışma çıkıyor ve bunun sonucu olarak çoğu zaman genç bunalıma sürüklenebiliyor. Gençlik bu dönemde kendi kimliğini bulma sürecindedir. Bu sürede genç kendini acındıran değil, ben de varım savı ile ortaya çıkmaktadır. Fakat bu sürede genç kendini ispatlama sürecinde kendini nasıl ispatlayacağını bilemez. Burada dikkate alacağı model aile, eğitim ortamı ve toplumsal çevresi örnek olmaktadır. Bu anlamda üniversite ortamı son derece önemli olup genç gelişim sürecini ağırlıklı olarak bu ortamda sağlamaktadır. Genç burada bir çok ilki gerçekleştirmektedir. Belki ilk aşkı burada olmaktadır, bir kısmı ilk defa aileden ayrı kalıyor ve ilk defa büyük şehirde yaşama şansına sahip olmaktadır. Bu anlamada üniversite ortamı gencin kendisini tanımasına olanak sağlayacak şekilde olmalıdır.

Üniversite mi, ileri lise mi?

Bu gün üniversite ortamları, öğrenciler için hiç de üretken ve farklı düşünmesini sağlayacak donanım ve yapıya sahip değildirler. Üniversite büyük bir öğrenci kitlesi tarafından ileri lise gibi kullanılmaktadır. Batılı anlamda güçlü, bağımsız ve geliri olan öğrenci dernekleri olmadığı için öğrencilere yönelik sosyal aktiviteler oluşmamaktadır. Her düzeyde düşüncenin serbestçe sergilendiği, fikirlerin tartışıldığı ve kişilik ve kimlik kazanıldığı ortamlar öğrencilere alternatif bakış kazandıracaktır. Alternatif bakış açısı kazanamayan öğrenci beyin fırtınası yaratamaz. Genç, alternatif bakış açısı olan, sisteme dinamizm getirebilen ve bütün enerjisi ile taşıyabilendir. Üniversiteler her konuda doğru fikirlerin tartışıldığı ve beyinsel zenginliğin sağlandığı saygın kurumlardır. Bu anlamda yarınların büyükleri eğitimlerinin son istasyonu olan üniversitede kendi yeteneklerini ve eğilimlerinin farkına vararak zenginleştirdikleri yerler olarak ulvi sorumluluklar taşırlar. Bir ülkenin dünyaya açılan kapısı olarak buralarda beyin fırtınası yaratılır, yenilikler buralarda estirilir ve bu rüzgar ülkelerin geleceğini şekillendirir ve bu esinti ülkeleri yükseklere taşır.

21. yüzyılda üniversite öğrencisinin vücudunu bir başkasına göstermekten çekinmesi, bir erkeğin karşı cinsin cinsel tercihine saygı duymaması basit bir olay olarak görülmemeli. Her tarafında cinsel tabunun koktuğu bu olaylar ne bir ilk ne de son olaylardır. Temelinde binlerce yıllık namus eşittir “iki bacak arası” alt beyin kültüründe yatmaktadır. Sıradan insanlardan farklı olarak uzun süredir eğitilen bu gençler acaba ezbere derslerinin dışında hiçbir şey okumadılar mı? Okul yalnızca diplomaların verildiği yerler olarak mı empoze edildi? Kaynağını hatırlayamıyorum fakat yapılan bir araştırma sonucu bazı üniversiteli kızlar bir erkekle el-ele tutuşmanın hamileliğe neden olacağını düşünmektedirler. Hem de Tıp Fakültesi öğrencileri. Peki bu şekilde düşünen bir gençlikle hangi beyin fırtınası yaratılabilir? Hangi teorem ve hipotez oluşturulabilir. Bilgi toplumuna çağdaş medeniyete nasıl bu kafa ile ulaşılabilir?.

Bu durumdan kaygı duyan kaç kişi bulunmaktadır? Bu ülkenin her kademesinde görev yapmış devlet başkanlarından, Başbakanlardan, Milli Eğitim Bakanlarından, YÖK başkanlarından, Üniversite rektörlerinden, İlk, Orta ve Lise Müdürlerinden ve ana babalardan kaçı kendi sorumluluğunu sorgulamaktadır? Şunu çok iyi biliyoruz ki 1940’lı yıllardan bu yana eğitim sistemimiz hep dejenere edilmeye başlanmıştır. Gelişmiş batı toplumlarında eğitim bir süreklilik ve disiplin içerisinde yürütülürken bizde her Milli Eğitim Bakanı ile sistem değiştirilir, sık sık öğrenci affı çıkartılır. Her konuda ülkemize dayatmada bulunan batı toplumları bakın, eğitim konusunda bir tek Avrupa Topluluğu kriteri ileri sürmemektedirler. Acaba neden eğitim sistemimizin batıdaki gibi olmasını istemiyorlar? Bütün bunlar tesadüf müdür? Eğitim sistemimizin bütünsel bir bakış açısı içerisinde yeniden ciddi bir niteliğe kazandırılması ve yurttaşlık bilinci ile ulusallıktan evrenselliğe dünyaya açılacak şekilde yeniden masaya yatırılması kaçınılmaz durumdadır. Bütün bu olumsuzluklara rağmen Dicle Üniversitesinin geçen dönem akademik yılda öğrenciler için “Cinsel Sağlık Eğitimi” konulu ders vermeye karar vermesi sevindiricidir. Hele namus cinayetlerinin çok yaygın olarak işlendiği feodal kültürün hakim olduğu Güneydoğu bölgesinde Dicle üniversitenin böylesi bir soruna yönelmesi yerinde bir girişimdir. Umarım diğer üniversitelerde buna benzer dersleri seçmeli olarak programlarına koyarlar. Gönül ister ki bu dersler liselerde başlasın ancak halen bazı tabular cinselliği, kötü, yasak ve gizli bir konu olarak algılatmaktadır. Sorunun temelinde erkek egemen kültürünün tabulu baskısı olduğu için başta maço erkekler olmak üzere toplumun namus bilinci konusunda eğitilmesi gerekmektedir. Kadın ve erkeğin karşılıklı olarak birbirlerini vücutlarını tanımaları, cinsellikleri ile ilgili olarak merak ettikleri konular hakkında bilgilendirilmeleri bir çok yönü ile kişiye yardımcı olacak ve kişinin günlük iş ve çalışma verimliliğini daha artıracaktır. Bu konuda TV kanallarında ve gazetelerin eğitim ve kültür programları bölümlerinde konunun anlaşılır bir dille bütün toplum kesimlerine aktarılması yararlı olur. Sivil toplum kuruluşları da bu konuda önemli görevler üstlenebilirler.

AB kadın katılımından geçer!

Geçen hafta bir bilimsel toplantı için bulunduğum Hollanda’da akşam yemek masasında Türkiye'nin Avrupa birliğine girişini tartışırken bir İsveçli ülkelerinde işçi olarak çalışan bir Türkün kızı bir yabancı ile çıktığı için öldürüldüğünü belirtti ve bu anlayışla halen Türkiye’nin Avrupa Topluluğuna giremeyeceğini belirtti. Tabii olayın bir eğitim olayı olduğunu bu konuda önemli gelişmelerin kaydedildiğini anlatmam ne denli yeterli oldu bilmiyorum (tabii inandırırcı oldu mu onu da bilemiyorum çünkü seçime katılan partilerimizin kadın Belediye Başkan adayı yok denecek kadar az).

Daha da kötüsü ülkeme döndüğümde gazetelerdeki ortak konu Güldünya adlı kızın ailesi tarafından bir başkası ile cinsel ilişkiye girmesi nedeniyle öldürüldüğünü ve devlet töreni ile de kabristana gömüldüğünü belirtiyorlardı. Bugüne kadar başta kadınlarımız olmak üzere toplumun geri kalmasını sağlayan sistemimiz nasıl oluyor da bugün namus cinayetine kurban giden bir kızın cenazesine başta kaymakam, belediye başkanı ve müftü ile katılıyor. Güneydoğunun kokuşmuş feodal ilişkilerinden bugüne kadar medet uman ve geri kalmasına göz yuman anlayış bu gün bir namus cinayetine timsah gözyaşları dökerek karşı çıkmaya çalışıyor olmasını nasıl karşılamak gerekir. Bu arada camilerde namus cinayetleri hutbesi okutulacakmış, ne denli yararlı olur bilmiyorum ancak toplumun köklü bir cinsel eğitime ihtiyacı olduğu açık. Avrupa’da pornoya ilginin en çok Türkler arasında yaygın olduğu biliniyor. Bu da toplumun beyninde cinsellik sorununu çözmesi gerektiğini zorunlu kılıyor.

Okula prezervatif

9 Ekim 2003 tarihli Radikal gazetesinin haberine göre “Almanya'nın başkenti Berlin'deki liselerde kız ve erkek tuvaletlerine ilk kez prezervatif otomatları konulacaktır. Berlin Eyalet Meclis Grubu Başkan Yardımcısı Andreas Koska, özellikle genç kızların prezervatif bulmakta zorlandıklarını ifade ederek, "Barlarda prezervatifleri sadece erkekler tuvaletinde bulabiliyorsunuz. Şimdi herkes prezervatif alabilecek" diyor. Berlin Eyaleti Ebeveynler Komisyonu da “Çocuklarımız için bu gerekli mi bilmiyorum, ancak bu uygulamaya karşı da değiliz" diyor. Toplumsal kültürümüze aykırı gelebilir. Psikolojik olarak belirli bir olgunluğa gelmeyen gençlerin erken dönemde cinsel ilişkiye girmeleri hoş karşılanmaz ancak işin biyolojisi de dikkate alınarak yasak ve kötü demek yerine yol gösterici olmak daha yararlı olacaktır.

Bırakınız orta öğretim kurumlarını üniversitelerde bile, özellikle taşra üniversitelerinde bunları hayal etmek bile hala olanaksız gibi görünüyor. Birilerinin bu tabuları kırması gerekir.

Bu bağlamda üniversiteler kendilerine yüklenilen sorumluluğu yerine getirmek zorunda. Yalnızca dersimi veririm vazifemi yaparım demekle olmaz. Üniversiteler bugünün değil yarınları da öngörmek zorundadır. Eğitim, araştırma yanında üniversiteler toplumu aydınlatma sorumluluğunu yerine getirmek zorundadır. Kafası aydınlanmış, namusun iki bacak arasından çok beyinde oluğunu algılamış, cinsiyet ayrımı yapmayan sorgulayıcı bir kuşak yetiştirmek sorumluluğunu taşımalıdır üniversite eğitimi. Bu bağlamda üniversite eğitimi liseden farklı olarak kendini beton binalarına ve bedenlerine hapsetmemeli ve sürekli devingen tabuları yıkmış özerk ve özgür olmalıdır.

Başta eğitim kurumları olmak üzere toplumun her kesiminde otoriter anlayışın beden ve düşünce sistemi üzerindeki etkisi ile sınırı aştığı düşünülen Güldünya’nın yaşamının karartılması arasında büyük bir benzerlik bulunmaktadır. Bu hastalık beden ve beynimizin sahibi olduğunu düşünen ve öyle hareket eden ‘aşiret beylerinin’ hasta kafa yapılarından kaynağını almaktadır.

Evet, acilen cinsel eğitime, hem de bütün toplumsal alanlarda cinsel eğitime ihtiyaç bulunmaktadır. Ne dersiniz Üniversitelerden başlayabilir miyiz?

Tolstoy’un ifadesi ile “Kadın öyle bir konudur ki, onu ne kadar incelersen incele her zaman yepyenidir”. Bu bağlamda kadının sorunun daha fazla incelenmesi dileği ile 8 Mart bayramınızı kutlarım



Prof. Dr. İbrahim ORTAŞ, Çukurova Üniversitesi

 
 
Dedeler
 


Izzettin Dogan

Sinasi Koc

Haydar Samut

Niyazi Bozdogan

Kamber Kutlu

Ismail Aslandogan

Mahmut Doganoglu

Mustafa Aklibasinda

Veliyettin Ulusoy

Dernekler
 

Lubeck Alevi Kultur Burosu
HAMM ve Cevresi Alevi Kultur Birligi
KOLN Haci Bektas Veli Kultur Tanitim Dernegi
HARBURG Alevi Kultur Birligi
Stuttgart Alevi Kultur Merkezi
Hollanda Aleviler Birligi
Viyana Alevi Kultur Dernegi
Bak-Der Igdeli - Hannover

Konsolosluk Bilgileri
  Askerlik
Dogum
Evlilik
Olum
Pasaport
Pembe Kart
Telefon Numaralari
Vatandaslik
Vekalet
Esya Goturme
Vize Bilgileri
Anasayfa - Yazarlar - Siirler - Deyisler - Arsiv - Tanitim - Iletisim - E-mail - Linkler
20.11.2004 tarihinden itibaren : Tasarim: M. Ali Oksuz